-Nice mutlu yıllara değerli okuyucu. Evet biraz geç bir yeni yıl tebriği oldu. Zaten bu tebrikler de olmasa dokunamayacağız sana değil mi?

-Nasıl gidiyor? İşler, güçler. Yerindedir işallah? Geçen de konuştuk, olaylara karışmıyorsun değil mi? Aman.

-Ben de iyiyim sağol. Yoğunum bayağı bu aralar. Reklam gelirlerinin düştüğüne dair hatırlatma mailler de gelmese girip yazabiliceğim yok(!)

-Aslında baya yazasım oluyor. Ara ara. Yoğunluktan gelemiyorum buralara. Ama aklımda buralar unutuyorum sanma.

-He teşekkürler senin de yeni yılın kutlu olsun. Evet hızlı geçiyor günler. Bak ne ara 20 oldu da geçti bile. Hatırlıyorum, ta 2000 yılını bekliyorduk öncesinde. Bana hep tarihin sonu gibi gelirdi 2000 çocuk aklımla. Bide 2000 ‘e doğru dergisi vardı Doğu Perinçek abinin. Liseliler bilmez zamanın wikileaks ‘iydi. Aman Allah ‘ım ne belgeler, ne vesikalar. Sahi nereden buluyordu bu kadar gizli belgeleri? Herneyse.

-2000 geçti, mayaların kıyameti 2012 geçti, hatta 2020 bile geçti baksana kutlayamadık, geç kaldık. Sağ olan daha neler görecek bakalım.

-Yeni yıl illa 1 Ocak da kutlanacak diye kural yok değil mi? Ayrıca farklı olan unutulmaz. Herkes 1 ‘inde kutlamış geçmiş ben bugün yazmışım.

-Evet evet. Yada sanki kaçırmamışız gibi yapıp birbirimizin geçmiş yılbaşını da kutlayabiliriz. Çaktırma. Geçmiş yılbaşın kutlu olsun.

-Aa benim de mi? Teşekkür ederim. Hangisi? Zira bir sürü geçtiğini gördüm.

-Hatta tümden yılı kutlamak zorunda mıyız? Terki mümkün değil birşey mi bu? Bu sene de bu günü kutlayalım mesela. Olamaz mı yani?

-Evet saat de bayağı geç oldu; Gün başlamış baksana. Senin de 5 Ocak ‘ın kutlu olsun. Çok 5 Ocaklar gör. Şöyle düşün; herkes kandilini kutlarken ben kadınlar gününü kutlamışım. Eğer edepsizlikten çarpılmadı isem muhtemelen benim tebriğimi hatırlarsın değil mi? En azından diğerlerinden biraz daha uzun süre. Sonra hepsini unutursun.

-Unutmaz mısın? Hiç inandırıcı değil.

-Yok sade sana çarpmıyorum ben de dahilim o gruba. Hatta ilk üyesi benim. Unutuyoruz. Aslında önemsemiyoruz. Çünkü herşeyimiz bir laftan ibaret kaldı. Özüne inemiyoruz en derin meselelerin bile. Öylesine dinliyoruz. Kafamız bizi daha ilgilendiren şeylerle yoğun.

Beyin profesörü bir adam; konuşuyor, anlatıyor. Mutluluğu tarif ediyor. Örnekler veriyor. Hayal dünyamıza sızıyor. Pez*v*nk, inception ‘ı yaşatıyor bize. Aklımızı alıyor. Hemen not ediyoruz formülleri. Sonra çıkışta tuvalette intihar ediyor.

Kendi hassasiyetlerimize dahi hassas olamıyoruz artık. Garantisi bitmiş apple pili gibi iradelerimiz. Fitiller kısa, benzinler az. Söylenenler öylesine. “Aa çok sevindim canım”, “Bak yüzüne diye değil seni hakikaten severim ben”, “Hmm çok üzüldüm”

En akıllımız bile efsunlanmış gibi. Hiçbir uzun soluklu sınavdan başarı ile çıkamayan kuru kalabalığız artık. Diller pabuç gibi, fikirler pırıl pırıl. Hemen her konuda edebi güzellemeler yapabilecek kadar öğrendik her konuyu. Her konuda içerlemişçesine okuyabilecek bi paragraf var zihnimizde. Öyle ki kendimizi bile kandırıyoruz. Bilinçaltımız konuşuyor çoğu zaman. Biz ve ortamdakiler dinliyoruz. Bizi, aslında olmak istediğimiz yere getiriyor söyledikçe. Beğenilmek istiyoruz. Onaylanmak istiyoruz. İbret alınmak istiyoruz.

Çok sevgili Yılmaz ERDOĞAN ‘ın da dediği gibi “meğer doyurmak ne zormuş içimizdeki hayvanı”

Facebooklar, instgramlar ibadethanesi olmuş içimizdeki hayvanın. Bir kulvarda bulmuşuz kendimizi, beygir gibi koşuyoruz, yaklaştıkça ıraklaşan hedefe. Her beğenide overdose oluyoruz. Geri dönülmezcesine yükseliyor çıta. Gerçekten pahabiçilmez olsa Paris ‘teki kahve keyfini belgelemeye çalışmayız. Anlayamıyoruz. İçimizdeki boşluğu (a)sosyallikle doldurmaya çalıştıkça büyütüyoruz.

Çok sevgili Ali ATAY ‘ın da dediği gibi eksik bişey var. Bulamıyoruz. Dolduramıyoruz. Sınırlanmışız. Subliminalden sulanmış beyinlerimiz. 21. asrın manevi radyasyonu rehin almış hepimizi. Şimdi bağıra bağıra 80 ‘lerin kandırılmışlıklarını haykırırken, sesimizin ekosu kime yarıyor hiç farkında değiliz. Tam istenilen gibi piknik tip bir insan olmuşuz. Âla olmak istiyoruz; ama yönetilebilir kaosun içinde bir kemiyetiz.

Ohooo… Rüzgar olsa “müdür naptın sen ya” derdi. Evet sanırım yükseldim biraz. Niye böyle oldu ki ya? Nasıl geldik ya buraya?

-Bak uyarmıyosun da! Ben bu saat olmuş sana bir kutlama mesajı yazmak için didiniyorum. Ki; yazmaklar emin ol eskisi kadar kolay olmuyor artık. Hislerimizi mi kaybediyoruz, yoksa yaş almanın doğal sonucu mu bu bilmiyorum. Neyse bu bir kutlama mesajı olacaktı madem olsun. Kutlu olsun. 5 Ocağın. Samimiyetle…

Not: Gaza geldiğim esnada farkında olmadan, çocuklarımızı teknik bir köle olarak yetiştiren yeni nesil subliminallerden; sosyal hesaplarımızın birer şuuraltı boşalmalarımız olduğu gerçeğine kadar bir sürü zırva yazmışım. Yazının amacı dışında olduğu için sildim. Giriş gelişmeden sonra sonuç bölümüne yalçın geçişin sebebi burdur. Fahreylerim.

Ayrıca bu yazı herşeyden önce bir özeleştiri yazısıdır şaapmayalım lütfen.